Category Archives: Blog

Ana Sayfa »  Blog

Bazen bize basit gibi gelen, ama sahip olduğumuz için şükür etmediğimiz ve mutlu olmadığımız ne çok şey var farkında mısınız? Bu hafta çok sık duyduğumuz “farkındalık” konusuna eğilmek istiyorum. Bana göre “farkındalık” farkına varmakla, yani o ana kadar aslında var olan bir şeyin varlığından haberdar olmamak ve an itibarı ile var olan bu şeyin var olduğunu anlamak ve kabul etmekle başlar. Bunu yapabildiğimizde “farkındalığımız” artar, yani bilinç seviyemiz yükselir ve mutluluğumuz artar. Çünkü an içersindeki güzel gerçekliği yaşamaya başlar ve şükür ederiz. Konuyu anlatan kısa bir hikaye vardır aslında… “Bir gün New-York’ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri Kızılderili’dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek böceği aramaya başlar. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla […]

Bu haftaki konumuz bilgelik. Bilgelik deyince kitaplarda okunan bilgilerin hafızamıza yüklenmesi değil, yaşanmışlıklar ile oluşan birikimi kast ediyorum.Yine konu ile ilgili güzel bir öyküyü sizlerle paylaşmak istiyorum. “Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini çeker. Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer. O anda bilge düşünür. „Benim bundan öğrendiğim şu oldu“, der. Bir insanın istekleri ile arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. insan bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir. Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey, insanın bir bilge bile olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin var olduğudur.“ Her insanın bir bilgeliği, hikâyesi ve söyleyecek bir sözü mutlaka vardır. Bunları […]

İnanmak bir şeyi başarmanın yarısıdır denmiş. Bence çok doğru söylenmiş. Bir şeye inandığımızda mucize diyebileceğimiz şeyler gerçekleşiyor. Örneğin ben hep yolların açık olacağına ve hiçbir yere geç kalmayacağıma inanırım ve gerçekten de İstanbul’da yaşamama rağmen hemen hemen hiç trafikle karşılaşmam. Trafiğin en yoğun olması gereken saatlerde bile trafiğe takılmam. Bu hafta inanmakla ilgili öykü yazayım derken aklıma bir arkadaşımın anlattığı olay geldi: “Amerika’da bulunan bir okulda müdür 3 öğretmeni çağırmış ve “siz üçünüz sistemlerimize göre okulun en başarılı öğretmenlerisiniz. Bu nedenle okulumuzda bulunan en üstün doksan öğrenciyi önümüzdeki öğretim yılı sizlere vereceğiz ve bu öğrencilerin sizlerle daha başarılı olmalarını bekliyoruz” demiş. Hem öğrenciler, hem de öğretmenler buna çok memnun olmuşlar ve söz konusu dönemde okuldaki diğer öğrencilere göre yaklaşık %30 civarında daha başarılı olmuşlar. Yılsonu geldiğinde müdür yine bu üç öğretmeni çağırmış ve “Sizlere bir itirafta bulunmak istiyorum. Size verdiğimiz öğrenciler en üstün öğrenciler değildi, sistemden rastgele seçmiştik” deyince, öğretmenler […]

İnsanı hayata bağlayan ve bir adım ileri götüren ümitleridir. Ümit etmeyi bıraktığımız anda artık yaşamdan beklediğimiz hiçbir şey kalmamış demektir. Bu haftaki konu ile ilgili bir şeyler yazmaya başladığımda, aklıma eskiden beri defalarca okuduğum ve dinlediğim “Uçan At” hikayesi geldi. “Pers Sultanı iki adamı ölüme mahkum etmiş. Sultanın atını ne kadar sevdiğini bilen mahkumlardan bir tanesi ona, hayatını bağışlarsa bir yıl içinde ata uçmayı öğretebileceğini söylemiş. Kendini dünyadaki tek uçan ata binerken hayal eden Sultan bu teklifi kabul etmiş. Diğer mahkum inanmayan gözlerle arkadaşına bakmış ve “Atların uçamadığını biliyorsun, nasıl olur da böyle delice bir fikirle ortaya çıkabiliyorsun? Sadece kaçınılmaz sonu geciktiriyorsun, o kadar” demiş. Birinci mahkum da “pek öyle değil” demiş. “Kendime dört özgürlük şansı veriyorum. Birincisi Sultan bu yıl ölebilir, ikincisi ben ölebilirim, üçüncüsü at ölebilir, dördüncüsü belki ata uçmayı öğretebilirim!” Umutlarınızın hiç tükenmemesi dileklerimle…

Bayram tatili öncesi Sizlerle eski bir hikayeyi paylaşmak ve bu vesile ile Ramazan Bayramınızı kutlamak istiyorum. Yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz diğeri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde duruyorlardı. Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine; “Dede bu iki köpeği niye hep kulübenin önünde tutuyorsun? Hem de niye biri siyah diğeri beyaz?” Yaşlı reis, bilgece gülümsedi ve torununun sırtını sıvazladı “onlar benim için iki simgedir” dedi. Çocuk “neyin simgesi?” diye sorunca, dede “iyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen gördüğün şu iki köpek gibi, iyilik ve kötülük durmadan içimizde mücadele eder. Onları seyrettikçe ben hep bunları düşünürüm” diye yanıtladı. Çocuk bu esnada, mücadele […]

Genellikle iri kıyım insanların çok güçlü olduğunu düşünürüz. Halbuki hepimiz insanız ve her birimizin güçlü ve zayıf yanları, umutları ve korkuları vardır. Zannediyorum 2005 yılıydı. İsviçre’de mali müşavirlik işim artık iyice oturmuş, başarılı olduğum bir dönemdi. İlk müşterilerimden olan Bosnalı bir müşterime toplantıya gitmiştim. Hasan Bey işe Zofingen’de endüstri bölgesinde kiraladığı izbe bir depoda Bosna spesyaliteleri imal edip, bunlarla birlikte et satarak başlamıştı. Bütün evraklarını ayda bir bize getirirdi. O zamanki stajyerim evraklar et kokuyor diyerek işi yapmak istemezdi. Hasan Bey ilk zamanlardan beri müşterimdi. Son derece özverili bir çalışmayla onun da işleri gelişmiş ve artık firmasını tüzel kişiliğe dönüştürmek ve çocuklarını da işe çekmek istiyordu. Oğlu Kemal o zamanlar 25 yaşlarında, yaklaşık 2 metre boyunda, iri kıyım, pembe yanakları olan mavi gözlü, sarışın bir delikanlıydı. Çok neşeli ve iyi niyetli biriydi, ama bir türlü bir baltaya sap olamamıştı. Konuştuğu zaman mangalda kül bırakmayan cinsten, ne kadar cesur olduğuna örnek […]

Telaşla muayenehanenin kapısını çaldım, içeriye girdim ve kendimi bankoya attım. Hemşire bana sert bir bakış attı, sanki “nerde kaldın be kadın” diyordu. Ama yine de bir İsviçreli nezaketi ile “Merhaba” dedi. İsviçre’de ilk defa Doktora gidiyordum, aslında her yere vaktinden önce giderim, ama bir aksiliktir gidiyordu. Tam evden çıkarken telefon çaldı. Arayan Türkiye’den çok sevdiğim bir arkadaşımdı, sesini duyunca her şeyi unutup bir güzel sohbete dalmışım. Konuşmamız bitince saati farkına vardım, telaşla evden çıktım, ama bu defa da merdiven boşluğunda komşularımdan Angela’ya rastladım. Nereye gittiğimi sorunca, “doktora” deme gafletinde bulundum. O da beni soru yağmuruna tuttu. “Bir şeyim yok, kontrol” desem de inandıramadım. Zor kurtuldum Angela’dan. Sonra da Zofingen’de bir türlü park yeri bulamadım. Neyse sonunda muayenehaneye yaklaşık 20 dakika gecikmeyle de olsa ulaştım. Hemşireden önce gecikme için özür dileyip, adımı söyledim. Kadın yorum yapmadan bana doldurmam gereken formu verdi. Form doldurma işi hallolduktan sonra da saatine bakıp “yarım saat […]

İsviçre’ye gideli birkaç yıl olmuştu. Almancayı çok iyi bilmeme karşın şu isviçre almancasını bir türlü öğrenemiyordum. Herkes başka türlü konuşuyordu. Üstelik yazı dili normal almanca olduğu için öğrenmek daha da zorlaşıyordu. Sohbetler esnasında kendimi sık sık tenis maçı seyreder pozisyonda buluyordum. Konuşmayı çok sevdiğim halde bir türlü sohbete katılamıyordum ve bu durum canımı çok sıkıyordu. İnat ettim, ben bu dili öğreneceğim diye ve kim ne konuşsa hafızaya kaydetmeye başladım. O dönemde mahkemelerde almanca-türkçe tercümanlık yapıyordum. Şubat tatilinde isviçreli bir grup ile kayak tatiline gitmiştik ve tüm söylenenleri kayıt etmiştim, tatil dönüşü artık ben de, özellikle çalıştığım tercümanlık işinde arada isviçre almancası konuşabilecektim. İlk iş günümde ifade çok uzun sürmüştü, sorgu hakimi de bir türlü ara vermiyordu, sıkışmıştım ve artık ara istemek zorundaydım. Öğrendiğim yeni cümleyi de bu vesile ile kullanabilirdim. Sanığın söylediği son cümleyi tercüme eder etmez, ara verip tuvalet ihtiyacımızı karşılayalım önerisini getirmek için söze başladım ve tatilde tuvalete […]

Yazlıktaki komşumuzun benimle yaşıt olan tek oğlu Ahmet’i 10 yıl boyunca herhalde 10 defa görmemişimdir. Hiç evden çıkmazdı, aslında çıkamazdı., çünkü annesi izin vermezdi. Anlatılanlara gore okula bile annesi götürür getirirmiş, sonrası evde kilit. İstanbul’un  küçük kasabalarından birinde uzun yıllar oturduk, Eylül gelince herkes İstanbul’a döner, biz ise yaz kış orada otururduk. 70 yıllarda herkes birbirini tanırdı. Biz çocuklar, sonra gençler olduk, dışarıda top oynar, denize girer, toplanır sohbet ederdik. Ahmet perdenin arkasından acaba bizi izliyebiliyor mu diye aramızda konuşur ve her seferinde annesi buna bile izin vermiyordur diye fikir birliğine varırdık. Babası Hakkı Bey Amcanın durumu da farklı değildi, çok beyefendi ve güleç yüzlü bir insandı, pek konuşmazdı.  Annesi ise  kimseyi konuşturmaz, devamlı sert bir dille etrafa emirler yağdırırdı. Komşularla da arası iyi değildi. Bir keresinde sudan bir sebeple bizim kapıcıyı öyle bir haşlamıştı ki, adam korkudan bahçeye çıkamaz olmuştu. Ahmet  liseyi bitirdi ve üniversite sınavına girdi, ne okumak istediğini […]

Evden çıktığımda sabahın yedisiydi, tramvayın kalkmasına daha on dakika vardı.. Sulu kar yağıyordu, kayıp düşmemek için yavaş yürümeye çalışıyordum. Üniversite’ye bir an once varmak ve kahvemi keyifle içip arkadaşları görmek istiyordum. Bu gün ikinci yarıyılın ilk günüydü ve hiç bir şeyi kaçırmak istemiyordum. Tramvay’a bindiğimde, sarışın uzunca boylu bir gencin yaşlılar ve sakatlar için ayrılmış yere ayaklarını uzatmış şekilde  oturmuş olduğunu gördüm. Tramvayda başka da yolcu yoktu. “Bugün tatil galiba” diyerek içimden güldüm ve arka tarafa doğru ilerledim. Yer çok olunca seçmek te zor oluyor. Gencin çaprazına, iki sıra arkasına, pencere kenarına oturdum. İçerisi nem kokuyordu, belli ki ısıtma henüz doğru dürüst çalışmamıştı. Dışarıyı daha rahat görebilmek için, buğulu pencereyi çantamdan çıkarttığım kağıt mendille sildim. Genç çocuk saçlarını düzeltti ve kitabına daldı, herhalde o da üniversiteye gidiyordu. Her binen yolcu şöyle bir gence bakıyor, sonra ilerleyerek bir yerlere oturuyordu.  Vatman yerine geçerken tramvayın içine şöyle bir baktı, gözleri çok kısa […]