Kimdir

Ana Sayfa »  Deniz Yeker »  Kimdir

16 Eylül 1963’te İstanbul’ da doğdum. 1982 yılında Avusturya Kız Lisesini ve 1986 yılında İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesini bitirdikten sonra, önce İngiltere’ye ardından da Zürich Üniversi’nde Finans konusunda Master yapmaya gittim. İki yıl diye gittiğim İsviçre’ de 21 yıl yaşadım. Bu yıllar içersinde Mali Müşavirlik, Danışmanlık ve Bankacılık yaptım. 2007 yılında hayatımın aşkı ile evlenip Türkiye’ ye geri döndüm.

Halen Danışmanlık hizmeti veriyorum, evli ve 2 çocuk annesiyim. Bu kısaca Deniz Yeker kimdir sorusunun cevabı, ama benim de herkes gibi bugün geldiğim noktaya yaptığım bir yolculuğum, yani hikayem var…

Hayat çok garip rastlantılarla dolu zannediyoruz, halbuki öyle değil, yaşananların hiç biri tesadüf değil, hepsi olması gerekenler, yani bütünü oluşturan hücreler gibi olan bizlerin kişisel gelişimi için programlanmış senaryolar. Ben bunu ilk defa 2002 yılında geçirdiğim ağır hastalık neticesinde başıma gelen olaylarla farkına vardım.

6 Ekim 2002 Pazar günüydü. Kanser olduğumu biliyordum ve ertesi gün hastaneye yatıp ameliyat olacaktım. Ameliyat konusunda çok deneyimliydim, o güne kadar 8 tane ameliyat geçirmiştim, bu ameliyat ta onlar gibi olacak, çabucak iyileşip ayağa kalkacaktım ve her zaman olduğu gibi işimin başına dönüp koşturmaya devam edecektim.

Sorumluluk sahibi bir kişi olarak da müşterilerimi zor durumda bırakamazdım, olur ya, ters bir durum olursa kimse mağdur olmamalıydı. Tüm bu düşünceler içinde çocuklarımla birlikte vakit geçirmek yerine ofisime gittim.

İsviçre’nin küçük bir şehri olan Zofingen’de ufak bir mali müşavirlik ve danışmanlık şirketim vardı. 1987 yılında Finans konusunda yüksek lisans yapma amacıyla İsviçre’ye gelmiştim. Hiç hesapta olmayan bir şeydi, aslında okumaya çok niyetim yoktu, ama olaylar böyle gelişmişti ve gelmiştim. İki yıl kalır dönerim diye düşünüyordum, ama 21 yılımı bu ülkede geçirdim.

İsviçre’ye gelmeden önceki ve sonraki yaşamım gece ve gündüz gibi diyebileceğimiz bir farklılık gösteriyor.

Hikayeye baştan başlamak gerekirse 1963 yılında İstanbul’da özel bir klinikte varlıklı bir ailenin ilk torunu olarak dünyaya gelmişim. Aslında erkek çocuk bekliyorlarmış, ama ben tüm kehanetleri ve göstergeleri yıkıp kız çocuk olarak dünyaya gelmişim ve tüm ailede şok etkisi yaratmışım.

Doğumumla annemin tüm hayalleri yıkılmış, çünkü veliaht prens doğuramamış ve aile içinde ümit ettiği kraliçe konumuna gelememiş. Benim kız olmamı hiçbir zaman affedemeyen annemle ilişkimiz tüm yaşantım boyunca, inişler çıkışlar olsa da, çoğunlukla kötü gitti. Senelerce kendimi bu yüzden hep kötü ve suçlu hissettim. Bazen anneme çok kızdım, bazen de kendime…. Ama kızmam veya üzülmem gerekmiyor, çünkü o benim yaşam yolumda aslında beni geliştiren en önemli kişi oldu her zaman. Ona, bana yaşam verdiği için sadece teşekkür edebilirim ve ediyorum da. Ama iki kişi aynı gelişimi gösteremediğinde yine de yollar ayrılıyor, çünkü artık ne ben onun gelişimine, ne de o benim gelişimime katkı sağlayacak halde.

Sonra babam, canım babam. O zamanlar erkek olmadığım için beni altı ay kucağına almayan babam. Ona hiçbir zaman kızamadım, çünkü içinin çok temiz olduğunu, sadece toplumun esiri olmuş, korkularını yenemediği için gerekli adımları atamamış bir insan olduğunu biliyordum. Ama bu da onun yolu, kabul etmek ve saygı duymak lazım. Bu adımları atsaydı neler olurdu diye sormayı bıraktım artık, belki bir sonraki yaşamda. Geldiği nokta çok varlıklı ve güçlü bir yaşamdan, sefalete ramak kalmış ve Alzheimer teşhisi konmuş bir adam….

Annem ve babamın pek uyumlu bir çift olduğu söylenemez. Sık sık kavga ederlerdi, bu kavgaların nedeni de çoğunlukla kıskançlıktı. Aslında babam evine ve ailesine çok önem veren tam bir aile insanıydı. Ama annem babamın onu hep ezdiğini, hiçe saydığını ve hatta aldattığını düşünür, olmadık şeylerden kavga çıkarırdı. Burada ailemle ilgili detaylara daha fazla girmek istemiyorum, belki bir kitapta tüm hikayeyi anlatırım.

Bana kendimi kurban gibi hissettiren, farklı olumsuz duyguları ortaya çıkaran tüm olayları 8 Ekim 2002 tarihinde geçirdiğim ameliyattan sonra eve döndüğüm gün yaşadıklarımla farkına varmaya başladım. Yaşadığım olayda aslında yaşamın ne olduğunu anladım. Benim anladığım filozof Eflatun’un cehennem kuramında yazdıklarına benzer bir şeyler, şöyle ki: İnsanlar elleri kolları kelepçeli bir şekilde bir mağarada yaşıyorlar. Bir yerlerden ışık geliyor, dolayısı ile duvarlarda kendi gölgelerini görüyorlar. Ancak bu gölgeleri başka varlıklar zannediyorlar ve gölgeler kendi hareketleri ile bağlantılı olarak hareket ettiğinde çok korkuyorlar. Korkunca daha çok hareket ediyorlar, tabii gölgeler de daha çok hareket ediyor. Korktukça daha çok hareket ediyorlar, hareket ettikçe daha çok korkuyorlar…. Günlerden bir gün bu insanlardan biri kendini kelepçelerden kurtarıyor ve ışığın olduğu yerden yeryüzüne çıkıyor. Fakat çok uzun süre karanlıkta yaşadığı için gözleri ışıkla temas eder etmez çok büyük bir acı hissediyor ve kör oluyor. Fakat bundan yılmayıp tahammül ediyor. Bir süre sonra gözleri ışığa alışıyor ve bir anda gerçeği görmeye başlıyor. Bu gerçek aslında aşağıda korkulacak hiçbir şey olmayışı ve başka yaratık zannedip korktukları şeyin sadece kendi gölgeleri olduğu gerçeği…

Eflatun’un cehennem kuramı bundan biraz farklı, ama ben yaşadığım olayı en iyi bu örneği kullanarak anlatabiliyorum. Işığa gitmek, bir nevi yer yüzüne çıkmak gibi bir şey…

Benim yaşadığım olay 14 Ekim günü hastaneden çıktığımda oldu. Açık rahim ameliyatı geçirmiştim ve rahim alınmıştı. O zamanki asistanım Liza beni hastaneden alıp eve getirmişti. Kızım henüz altı yaşındaydı, oğlum ise yedi buçuk. Eşimden boşanalı 3 yıl olmuştu.

Eve geldiğimde çocuklar halen okuldaydı. Tabii sorumluluk sahibi bir insan olarak hastanede kaldığım günlerden kaynaklanan eksiklikleri hemen gidermem gerekiyordu ve ilk iş postayı açıp okumaya başladım. Canımı çok sıkan bir fatura vardı, hemen bununla ilgili yetkili kişiyi aradım. Tatsız bir görüşmenin arkasından karşı taraf telefonu suratıma kapattı ve bu beni çıldırttı. Adamı tekrar aradım, bu defa asistanı telefonu açıp yerinde olmadığını söyleyince iyice çıldırdım.

O sinirle mutfağa gittim ve bir sigara yaktım. Bir anda önce kafamda, sonra kollarım, bacaklarım ve tüm vücudumda acayip bir karıncalanma hissettim. İyi olmadığımı anlayınca salona geçtim ve koltuğa uzandım. Liza çoktan gitmişti, evde yapayalnızdım. Duvarda asılı saate baktım, saat dördü yirmi geçiyordu. Sonra gözlerimi kapattım ve olay başladı.

Kalbim iki kere atıp bir kez duruyordu veya üç kez atıp sonra duruyordu. Nefes alış verişim tamamen değişmişti, sanki horluyor gibiydim. Sonra el ve ayak parmak uçlarımdan başlayarak biraz da acı ile bağlantılı diyebileceğim bir ayrılma olmaya başladı ve bambaşka bir aleme geçtim. Önümde ışıktan bir tünel vardı sanki ve sonu nasıl anlatacağımı bilemediğim bir ışıkla bitiyordu. Yavaş yavaş o tünelde ilerliyordum ve ilerlerken kendimle hesaplaşıyordum.

Aslında bu bir tünel de değildi, benim ışıkla olan bağımdı ve etraf o kadar karanlıktı ki bu bağı bir tünel gibi algılıyordum. Önce hesaplaşma şeklinde olan bu yolculukta ilerledikçe konu değişmeye başladı, ışıkla aramda olan iletişimde sürekli bir takım telkinler ve bilgiler alıyordum. Ben ışığa elimden gelenin en iyisini yaptığımı, ama yine de olmadığını bildirirken, ışık ta bana aslında pek bir şey yapmam gerekmediğini ve sistemin kendiliğinden işlediği bilgisini veriyordu. Sadece dünyada bulunmamın yeterli olduğunu ve şu anda ışıkla bütünleşsem bile tekrar dünyaya dönmem gerektiği bilgisini veriyordu. Hatta bir sonraki ailemi bile kendim seçebilecektim. Bu arada dünyada yaşarken kendimde nasıl çalışabileceğim, ya da işlemeyen programlarımı nasıl onarabileceğim bilgisini de alıyordum. Tam ışıkla bütünleşmek üzereyken yeniden kendi bedenime dönme kararı aldım, çünkü benim yaşamım ve çocuklarımın yaşamı tamamen birbirine bağlıydı ve sil baştan yapmaktansa kaldığım yerden devam etmenin daha doğru olduğunu anlamıştım.

Ben tüm bunları yaşarken, eve çocuklarımla ilgilenen Elif gelmiş, kapıyı çalmış, kimse açmayınca da anahtarı ile kapıyı açıp içeri girmiş. Beni ölü gibi bulunca hemen apartmandaki komşuları çağırmış ve doktorumu aramışlar, o da ambulansı eve yollamış. Bu arada çocuklarda eve gelmişler. Ben bunların hiç birini hatırlamıyorum, kendime geldiğimde ambulanstaydım. Beni yine de hastaneye götürdüler ve o geceyi yoğun bakımda geçirdim.

Yoğun bakımda yanımda bir hemşire vardı. Tüm bu yaşadıklarımı anlatmak istiyordum, diğer taraftan da tereddüt ediyordum, yanlış algılanmaktan korkuyordum. Yine de bu olayı hemşire ile paylaştım, o da bana böyle bir şeyi ilk defa duymadığını söyledi.

Ertesi gün hastaneden çıktım ve eve götürüldüm. Yaşamış olduğum bu olayın etkisinden kurtulamıyordum, neler olduğunu anlamaya çalışıyordum ve bu olayı mutlaka paylaşmak istiyordum. Konuyu yine asistanım Liza ile paylaşınca, bana garip garip baktıktan sonra erkek kardeşinin karısı ile bu konuyu konuşabileceğimi, fakat kendisinin çok yoğun çalıştığını söyledi. Yine de gelini Angie’yi hemen aradı ve o da Perşembe akşamüzeri ona gidebileceğimi ve beni beklediğini söyledi.

Perşembe akşamüstü Angie’ye gittim. Angie bana sadece selam verdi, sonra rafta duran, alt tarafı başka üst tarafı başka renklerden oluşan şişelerden en beğendiğim dört tanesini seçmemi, ama bunları yerinden almamamı, kendisinin içeriye gidip resim yapacağını ve yaklaşık yarım saat sonra geri geleceğini söyledi ve gitti.

Angie’yi beklerken yaşamımdaki bu olayı ve her şeyin bir anda nasıl değiştiğini düşünüyordum. Birkaç gün öncesine kadar tamamen elimle tutup, gözümle gördüğüm şeylere inanırken ve çalışkanlık, sorumluluk, mükemmeliyetçilik gibi yanımla öğünürken, aniden bambaşka bir insan olmuştum.

Bunları düşünürken Angie elinde arka yüzü bana bakan bir resimle odaya girdi ve şimdi en beğendiğim dört şişeyi yerinden almamı ve sırasıyla yerdeki tahtanın üzerine koymamı istedi. Ben de söyleneni aynen yaptım ve Angie resmi çevirdi. Benim seçtiğim renklerle, Angie’nin resimde kullandığı renkler aynı renklerdi. Eskiden olsa buna çok şaşırırdım, ama artık şaşırmıyordum, çünkü evrenin ve sistemin nasıl işlediğini artık biliyordum.

Angie önce bana bu resmi yapmak için bir meditasyon ile farklı bir boyuta geçtiğini ve bunlarla bağlantılı bilgiler verdi. Bundan sonra da çizdiği resimdeki figürler ve renklerin ne anlama geldiğini anlatmaya başladı. Anlattıklarının hepsi benim için çok önemliydi ve söylediği her cümle ile sanki önümde başka bir kapı daha açılıyordu ve başıma gelenlerin tamamını daha iyi anlıyordum.

Renklerle ilk karşılaşmam bu olay olmuştu ve burada bahsettiğim şişeler, bu gün benim de uygulayıcısı olduğum Aura-Soma sistemindeki şişelerdi. Şişelerle bu ilk tanışmamdan bir süre sonra tanıştığım Christine ile sağlığıma kavuşmak için uzun çalışmalar yaptım. Bu çalışmalarda kısmen Aura-Soma şişelerini de kullandık ve ben bundan çok faydalandım. Sonrasında Christine’den Transformasyon konusunda eğitim de aldım.

Angie ile olan bu ilk karşılaşma bir tesadüf değildi. Artık kendi dişil enerjilerimin olduğunu kabul etme ve bunu kullanma zamanım gelmişti. Yıllarca hep eril enerjilerimi, beynimin analitik olan sol yanını kullanmıştım. Beynimin yaratıcı sağ yanını hiç kullanmadığım gibi, arada sesi çıkar gibi olduğunda onu bastırmıştım. Bunun için tüm öğrencilik yıllarımda matematik ve fizik gibi dersler benim için çok kolay ve sevdiğim dersler olmuş ve her zaman babamla çok iyi anlaşmıştım. Halbuki en az beynimin sol yanı kadar güçlü olan diğer yanı da vardı. Onu hep bastırmış olduğum için bana küsmüştü, bu nedenle de annemle hiç anlaşamıyordum. Bu yanımı o kadar bastırmıştım ki, sonunda rahim kanseri olmuştum. Dişil enerjilerin ölümcül bastırılmışlığını bana bu hastalıktan daha güzel ne yansıtabilirdi…

Angie dişil enerjiler konusunda önümdeki kapıyı açan ilk kişi olduktan sonra bir arayış içersine girdim. Çok şey biliyordum, ama bir o kadar da bilmiyordum. Önüme çıkan her seminere katılmaya, her şeyi okumaya başladım. Karşıma çıkan her şey bana sanki çok eskiden beri bildiğim, ama unutmuş olduğum şeyleri hatırlatıyordu.

Uzun yıllar yaptığım birçok çalışma ve aldığım eğitimler neticesinde tüm bu bilgi ve çalışmaları artık insanlarla paylaşmam gerektiğini bildiğim için Aura-Soma ağırlıklı çalışmalarıma başladım.

facebooktwittergoogle_pluslinkedin

6 Yorumlar Var:

  1. Nevide Kimyon says:

    Evrende, beynimiz, bedenimiz ve bulunduğumuz toplulukta hisettiğimiz, çok bilmesekte bazen olduğunu somutlandırdığımız hisler-duyumlar-bilgiler olmasına rağmen günlük yaşam tempomuzun verimsizliğiyle çok şeyi ıskalıyor ve faydalanamıyoruz.
    Sevgili Deniz Yeker enerjinizin, deneyiminizin herkese bulaşmasını diliyorum.İyleştirici,tamir edici, yol gösterici farkındalıklar herkesin ihtiyacı.

    • admin says:

      Nevide Hanım’cığım, bu güzel sözleriniz için çok teşekkür ediyorum. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle sevgiler

    • Döndü Gül says:

      Sevgili Deniz Yeker,
      O kadar güzel anlatmişsiniz ki tercüman olmuşsunuz, içini dökemeyenlere.
      Bu güne kadar ne hayal ettiysem, ne düşündüysem karşıma çıkti. Ben artık evrenin enerjisinin farkindayim. Hayat çok güzel.
      Sevgiler

  2. Şebnem Akarsu says:

    Denizciğim, benim şu anda bu yazıyı okumamın da bir tesadüf olmadığı aşikar. Hatta tam da bu zamanda okumamın, hatta senin benim bu yazıyı okumamı istemenin. Şu anda tüylerim diken diken, sanırım halen şaşırabiliyorum, bu da demek ki yolum daha uzun. Ama “yolda” olduğumu biliyorum sence bu da kayda değer bir şey mi? … Bu yolda seninle sadece “karşılaşmış” olmak istemem, deneyimlerinden tecrübelerinden kesinlikle yararlanmak isterim. En kısa zamanda görüşebilmek dileği ile…

  3. Şenay Kılıç says:

    Çok etkili.

Yorum Yaz to Şebnem Akarsu Yorumu iptal et

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>