1-BLOG RESİM

Kutlamak dediğimizde genellikle aklımıza bol içki tüketilen, vur patlasın, çal oynasın gibi bir durum gelir. Halbuki kutlama illa böyle olmak zorunda değil, kutlama içerisinde taşkınlık olması gerekmez.
Kutlamak sözlüklerde, mutlu bir olaya sevinildiğini söz, yazı veya armağanla anlatmak, tebrik etmek veya önemli bir olayın gerçekleşmesinin yıl dönümü dolayısıyla tören yapmak, tesit etmek olarak tanımlanmıştır. Kısacası bizi mutlu eden ve iyiki var dediğimiz günleri, içsel mutluluğu ve sevinci hissederek yaşamaktır.
Her birimizin hayatı bizlere verilmiş en büyük hediyedir. Bu hediye hem çok değerli, hem de sevinilmesi gereken bir olgudur. İster farkında olalım, ister olmayalım, hayatımız boyunca sürekli değişim ve gelişim içerisindeyiz. Bu nedenle de yaşadığımız her anı kutlamak gerekir.
Kutlamak, bana göre hayata karşı en doğru tutum. Şartlar bazen çok zor olsa da bunu yapabilmek veya yaşayabilmek çok önemli.
Evren sanki sihirli bir gösteri veya bir tiyatroymuş gibi hareket ediyor. Sistem zaten mükemmel bir şekilde işliyor. Mutlu olabilmek için öncelikle bunun farkına varmalıyız ve her şeyi çok da ciddiye almamalıyız. Veya kendimize, ben şunu bunu yapmazsam hiç bir şey işlemez gibi abartılı önem yüklememeliyiz.
Ciddiye almak insanı ister istemez sorunlarla karşılaştırıyor. Aslında ciddiye aldıkça egomuz kendimize çok önemliymişiz gibi anlamlar yüklüyor ve şiştikçe şişiyor. Halbuki mükemmel işleyen sisteme güvenerek, dünyayı bir tiyatroymuş gibi algıladıkça doğal bilincimizde yerleşmiş tozlar kendiliğinden ortadan kalkar ve asıl bilincimizi ve özümüzü buluruz.
Eğer mutsuzsak, herhangi bir durumu fazla ciddiye almışız demektir. Mutsuzluktan kurtulmak için çözüm aramak yerine, sadece olaya olan yaklaşımımızı değiştirmeliyiz. Ciddi olmak yerine neşe içersinde kutlama moduna geçtiğimizde mutlu oluruz. Hayatı bir tiyatroymuş gibi algıladıkça daha mutlu oluruz, aşırı ciddiye almak ise bizleri mutsuz eder.
Peki hayatı tiyatro olarak algılamayı nasıl başaracağız?
Aslında çok basit, yedi gün süre ile sadece hayatın bir tiyatro olduğunu düşünün. Değişimi fark edeceksiniz. Bu sürede kaybedeceğiniz hiç bir şey yok, kazanacağınız ise mutluluk.
Bu süre içerisinde her şeyi sanki bir kutlama yapıyormuşsunuz gibi yapın, yaptığınız her şeyden keyif alıp eğlenerek yapın. Örneğin milletin birbirini yediği İstanbul trafiğinde tüm olanları bir tiyatroymuş gibi izleyin ve bundan keyif alıp eğlenin. Bunun bir sanat olduğunu düşünün.
Mutluluğun sırrı, hayatı çok ciddiye almadan tiyatroymuş gibi algılamak ve yaşama karşı tutumunuzu bu şekle dönüştürebilmekte yatıyor.
Kısacası, hayatı kutlamak için büyük bir gelişmeye gerek yok. Güzel ve mutlu geçen her gün kutlanmaya değer.
Konu ile ilgili hikaye ararken www.womenist.net/tr sayfasında Zeynep Çavuşoğlu’nun “Hayatı ve Kendinizi Kutlayın” başlıklı yazısını okuduğumda, aramaktan vazgeçtim. Olayı o kadar güzel yazmış ki, bu yazıyı sizlerle aynen paylaşmak istiyorum:

„Hayatı kutlamaya şu anda başlayın… Hiç beklemeden, vakit kaybetmeksizin atılın hayatın içine. Hergün yarattıklarınızın dışında, bir kerecik de olsa sadece kendinizi kutlayın çünkü hayat anda yarattığınız çılgınlığınızın dışavurumundan ibarettir… Düşşel gerçekçilik dedikleri aslında tam da budur!
Sıradan günlerden çok farklıydı o gün… 2 kadın bir otel odasında anı yaşamaya karar verdiler. O kadar sıkılmış, bunalmışım ki günlük hayatımın rutinliğinden… Zeynep’i aramış, özlemişim senelerdir. Nerede bu kız nereye gitti demişim… Hayat monotonlaştı mı bana zaten hep birden gelirler. Bir barda arkadaşlarımla içki içip sohbet ederken bunu yapmaktan bile sıkıldığımı farkettim. Hemen telefonu elime aldım ve fotoğrafçı bir arkadaşımı aradım. “Müsait olduğun an gel ve beni çek” dedim. Hayırdır falan dedikten sonra gün kararlaştırdık, bir otel odası ayarladık, bir sürü kıyafet topladık gittik. Eee haliyle sordu tabi “ne çekiyoruz?” diye. “Hiçbir şey” dedim “an’ı” kutlayacağız. Canım arkadaşım da beni tanıdığından sesini çıkarmadan aldı eline fotoğraf makinasını… Sadece eğlenmek adına geçtim objektifin karşısına, birşey düşünmüyor, beklemiyordum. Amaç, kendimi yaşamaktı. Bunun için de yargısız bir objektife ihtiyacım olduğunu düşündüm. İlk başta hiçbir şey umduğum gibi olmadı tabiki… Deneyimsiz, kasılmış ve korkak bir sokak kedisi gibi kalakaldım, dondum. İçeride yıllarca unuttuğum “beni” serbest bırakmak üzere işe koyuldum. Ne kadar utanmışım kendim olmaktan, fotoğrafçı arkadaşımı en az bir saat yorduktan sonra artık elime viski uzatmaya karar verdi. Sabahın 10’nunda o bardağı yuvarladıktan sonra, içimdeki çığlıkları duyurmaya çalıştım, objektiften fotoğrafçının kalbine… Neymiş, kimmiş bu kadar ürktüğüm, çekindiğim? Ben olmaktan, beni yaşamaktan nasıl bu denli korkmuşum. Kendimden köşe bucak kaçarken insanları ne kadar da ciddiye almışım! Kendi varlığımı ne kadar da küçümsemişim meğerse…
Yatağın üzerinde bir o tarafa bir bu tarafa yuvarlanırken ve kendimi iyice salak gibi hissetmeye başlamışken, fotoğrafçı arkadaşım bana dönüp, “Zeynep, burada sadece sen ve ben varız, nedir korktuğun?” dedi. İçimdeki canavarı salmaktan korktuğumu ona söyleyemedim. Yıllardır “aman hata yapmayayım” diye kendimi ezip büzüp bir takım şekillere soktuğumu söyleyemedim. O anda bir kızgınlık kapladı içimi tabi… Ve o kızgınlıkla bir anda kendimi balkonda delice pozlar verirken buldum. Neymiş kimmiş bu kadın dedim içimden. Ne kadar güzelmiş, ne kadar da hayat doluymuş oysa. Bir anda geçmiş ve geleceği kaybettim. Saçlarımı savurdum, kahkahalar attım, dans ettim ve ben o gün hayatı kutladım. Ne kadar da zor gelmiş bana hayatı kutlamak. Sadece var olmak bile ne kadar büyük olaymış oysa…
Kafamın içindeki kısıtlamaları, korkuları o odada bırakmak istedim. Ailemin koruma amaçlı baskısını, toplumun yargılarını, insanların hasetliğini, acizliğimi orada öylece bırakmak istedim, sonra da belki üzerinde tepinmek! Bunları düşünürken, balkondan Haliç’i seyredip derin derin nefesler çektim içime. Oh be dedim! Hayat böyle bir şey olmalı, her zaman böyle olabilmeli! Bunun bir yolu yok mu? Sadece kendin gibi olabilmenin tek yolu kulaklarını, gözlerini ve ağzını kapatmak mı? Bütün bunları düşünürken kendimi birileri tarafından kurulmuş bir kampta gibi hissettim ve ürktüm. Kendimi, gizli mi yaşamam gerekiyordu yani! Yada hiç bir şey yokmuşçasına anda var olmak çok mu tehlikeliydi? Hiçbir sorumluluğum olmamasına rağmen, ekonomik özgürlüğüm bile varken nasıl oluyor da kendimi özgür hissedemiyordum.
Günlük hayatın getirdiği anlamsız tantanadan kendi sesimi duymaz hale gelmişim. O kadar çaresiz hissetmişim ki, objektifle hayat bulmuşum çünkü objektif beni yargılamaz, bana ne yapmam gerektiğini söylemezdi. O sadece beni olduğum gibi kabul etti… Ve ben o gün, o otel odasında hayatı kutladım, varoluşumu kutladım… Zeynep’i yaşadım! Hep içimde bir sıkıntıyla dolaşırdım, sanki dışarıdan başka bir şeylere ihtiyacım varmış gibi… Yeni bir aşk mı?; yeni bir iş mi?; yeni bir heyecan mı?… Aslında kendimizi gerçekten var olduğumuz gibi yaşamaktan başka hiç bir şeye ihtiyacımız yokmuş. Çok büyük anlamlar yüklediğimiz her şey, bizim yüklediğimiz kadar varmış. Halbuki güne nasıl başlamak istediğim sadece bana ait bir duygu durumuymuş. O balkonda saçlarımı bir sağa bir sola savururken, “hiç bir şey düşünmediğim tek an o andı galiba” dedim içimden. Ne oradan çıkınca ne yapacağımı, ne de oraya gelene kadar ne olduğunu bir saniye düşünmedim. Hatta oldukça uzun bir süre benliğimi bile unuttum, neysem oyum dedim, açtım kollarımı İstanbul’a doğru ve kahkahalarla güldüm. Hiç o kadar yürekten gülmüş müydüm acaba, hem de hiç bir şeye… “Huzura bak” dedim… Hiçliğin verdiği bir huzur. Hayatı yaşamanın verdiği, kutlamanın getirdiği bir mutluluk.
Bir sabah kalkın ve hep yapmayı hayal ettiğiniz fakat kendinize bin tane bahane yarattığınız bir konunun üzerinde düşünün. Onu o hafta içerisinde, hiç vakit kaybetmeksizin yaşayın. Kendinizi “ama alışverişe gitmem gerekiyor, toplantım var, bir arkadaşımla kahve içecektim” gibi bahanelerle oyalamayın çünkü zaten siz yıllardır bunların hepsini yapıyorsunuz ve büyük ihtimalle yapmaya da devam edeceksiniz. Kendiniz olmaktan korkmayın. Her ne pahasına olursa olsun deneyiminizi yaşayın. Mutluluğun sırrı anlarda gizli! Geleceğe ait planlar veya geçmişe dair anılarda değil.
Kendinizi zaman ve mekanın dışına çıkardığınızda, sizin de kutlamanız başlayacaktır. Bunu illa ki bir proje veya üzerinde kara kara günlerce düşünülmüş bir iş gibi görmeyin. Müziği açın çırılçıplak dans edin. Hayal gücünüzü kullanın. Bir gün bir yerlerde unuttuğunuz “sizi” bulun ve asla saçmalamaktan korkmayın. Aklınız size bir sürü şey söyleyecektir; “aptal gibi göründüğünüzü, bunu yapmanızın anlamsız olduğunu, böyle şeylerle bir yere varılamayacağını…” Fakat akıl hep yanılır çünkü hepimizin hayatta istediği tek şey mutlu olmaktır. Kendinizi her gün en az bir saat yaşayın ve bunun için kendinize zaman ayırın.
Haydi siz de hayatı ve kendinizi kutlamaya başlayın… Ertelemekten sakının!…“

Bu güzel yazı için Zeynep Çavuşoğlu’na teşekkürler.
Herkese kendine vakit ayırıp, hayatı kutlayabileceği harika bir hafta dilerim, sevgilerimle…

facebooktwittergoogle_pluslinkedin

Yapılmış Yorumlar Var:

  1. savaş says:

    Teşekkürler harika. …

Yorum Yaz

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>